Ve biliyordum ki bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına yedirdiği akşam yemeklerine karşın, gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter bitmez kadının Bayan Willard'ın mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi.
Benim annem de babamla Reno'da balayına çıkarken -babam daha önce de evlenmiş olduğundan boşanması gerekiyordu- babamın, “Ohh çok şükür, artık rol yapmaktan vazveçip gerçek kişiliğimize dönebiliriz,” dediğini anlatmamış mıydı? Ve o günden sonra annem bir dakika olsun rahat yüzü görmemişti.
Bir de Buddy Willard'ın sinsi ve bilgiç bir tavırla, çocuklarım olduktan sonra kendimi farklı hissedeceğimi ve artık şiir yazmak istemeyeceğimi söyleyişini anımsıyordum. Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra özel bir totaliter devletin kölesi gibi duyuları körelerek yaşayıp gidiyordu.
Sylvia Plath, Sırça Fanus
Altı çizili yerler; ana fikirler, önemli tespitler, yararlı bilgiler, edebi parçalar ...
15 Nisan 2013 Pazartesi
Mutlu bir yaşam sür. Eğer Tanrılar varsa ve adilseler, o zaman senin ne kadar inançlı olduğuna aldırmayacak ve uğrunda yaşadığın erdemlere göre seni değerlendirecektirler. Tanrılar varsa ama adil değilseler, o zaman onlara tapmamalısın. Eğer Tanrılar yoksa, ölmüş olacaksın ama, sevdiklerinin anılarında yaşamaya devam edecek onurlu bir yaşam sürdürmüş olacaksın.
Marcus Aurelius
Marcus Aurelius
Etiketler:
Marcus Aurelius,
zz Adalet,
zz Hakikat,
zz Hayatın Anlamı,
zz Tanrı,
zz Yaşam
Alçakgönüllülük kendini yüceltmek olduğu kadar kendini alçaltmanın da tezatıdır. Mütevazi olmak karşılaştırma yapmamak demektir. Kendi gerçekliği içinde güvende olan benlik, evrendeki diğer şeylerden ne daha iyi ve kötü ne de büyük ve küçüktür. Sadece ne ise odur. Hiçbir şeydir ve aynı zamanda her şey ile birdir. İşte alçakgönüllülük bu anlamda tam bir kendini gizlemedir.
Mahatma Gandhi
Mahatma Gandhi
Felsefeden konuşmak, yahut başkalarını dinlemek benim için, faydası bir yana, doyulmaz bir zevktir. Oysa başka laflar, hele sizinkiler, zenginlerin, iş adamlarının lafları öldüresiye sıkar beni. Acırım size, dostlar, sizler ki hiçbir şey yapmadan çok şeyler yaptığınızı sanıyorsunuz. Üstelik de belki siz zavallı buluyorsunuz beni. Böyle düşünmekte de haklı sanıyorsunuz kendinizi. Bense sanmakla kalmıyor, zavallı olduğunuzu düpedüz biliyorum.
Platon
Platon
Sık rastlanan "büyük sevgi" diye yaşanan (daha çok filmlerde, romanlarda böyle sunulan) yalancı bir sevgi türü de putlaştırıcı sevgi'dir. Kişi kendi güçlerinin yaratıcı bir biçimde dışarı aktarılmasından doğan bir kimlik, bir Benlik duyacak düzeye ulaşamamışsa, sevdiği kimseyi "putlaştırmak" ister. Kendi yaratıcı güçlerinden kopmuştur; bunları sevdiği kimsede bulmak ister; ona tüm sevgilerin, ışığın, mutluluğun kaynağı summun bonum (üstünlük simgesi) olarak tapar. Böylece kendisi tüm güçlülük duygularından yoksun kalır; sevdiğinde kendini bulacağına, onda yitirir kendini. Uzun sürede hiç kimse, kendisine yapan kişiye beklediklerini veremeyeceğine göre, hayal kırıklığı kaçınılmaz bir şey olur; bundan kurtulmak için tek çıkar yol yeni bir put aramaya koyulmaktır; bazen bu bir kısır döngü biçiminde sürüp gider.
Bu çeşit putlaştırıcı sevgide en belirgin özellik, başlangıçta sevginin çok yoğun olması ve birdenbire doğmasıdır.
Putlaştırıcı sevgi, çoğunlukla gerçek sevgi, büyük sevgi diye tanımlanır; oysa bu tanım bir yandan sevginin yoğunluğunu ve derinliğini belirtirken öte yandan da puta tapanın açlığını ve umutsuzluğunu ortaya koyar. Söylemek gereksiz: iki kişinin karşılıklı birbirlerine taptıkları az görülen bir şey değildir; aşırı durumlarda bazen bu, iki kişilik bir çılgınlık olarak ortaya çıkar.
Erich Fromm, Sevme Sanatı
Bu çeşit putlaştırıcı sevgide en belirgin özellik, başlangıçta sevginin çok yoğun olması ve birdenbire doğmasıdır.
Putlaştırıcı sevgi, çoğunlukla gerçek sevgi, büyük sevgi diye tanımlanır; oysa bu tanım bir yandan sevginin yoğunluğunu ve derinliğini belirtirken öte yandan da puta tapanın açlığını ve umutsuzluğunu ortaya koyar. Söylemek gereksiz: iki kişinin karşılıklı birbirlerine taptıkları az görülen bir şey değildir; aşırı durumlarda bazen bu, iki kişilik bir çılgınlık olarak ortaya çıkar.
Erich Fromm, Sevme Sanatı
Ufuktaki gemilerde, her adamın arzuları vardır. Bazıları için umutlar dalgalarla yanaşır. Diğerleri için ise, rüyalar sonsuza kadar ufukta yol alır, gözden hiç kaybolmadan seyredilir.. Ve onları gözleyenler artık sıkılıp gözlerini başka tarafa çevirince, zaman onları alaylı bir şekilde silinceye kadar asla kıyıya yanaşmazlar.
İnsan hayatı budur işte.
Zora Neale Hurston
İnsan hayatı budur işte.
Zora Neale Hurston
Hayatı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmayan şeylerdir ama aslında hiç de pahalı değildirler: Dostluk, özgürlük, düşünmek.
Epikür
Etiketler:
Epikür,
zz Hayatın Anlamı,
zz Mutluluk,
zz Yaşam
Bazen bazı şeyleri söylemeye hakkım var diyorum, ama söylersem karşımdakine haksızlık olacak, susuyorum. Yine bazen söyleyeceklerimi karşımdakinin duyma ve bilme hakkının var olduğunu görüyorum, ama bu kez bakıyorum benim söylemeye hakkım yok, yine susuyorum. Ancak gördüm ki olgun ruhlar, sözcükler olmadan da duyuyorlar, anlıyorlar, konuşuyorlar ve paylaşıyorlar.
Lord Chesterfield
Lord Chesterfield
Etiketler:
Lord Chesterfield,
zz Ahlak,
zz Algı,
zz Anlamak,
zz Erdem,
zz İletişim,
zz Olgunluk
Askere gidenler bilir, kapıdan girdiğiniz anda size suçlu gibi davranırlar. Bir suçunuz vardır ama bilmezsiniz, söylemezler. Disiplinle ilgili bir şey değildir bu, suçlusunuzdur işte. Devlet hastanelerinde hem hasta suçludur hem de yakını. Orada suçunuzu tahmin edersiniz. Oraya gelip rahatsız etmişsinizdir, hem hekimi hem de hemşireyi. O hastane onlar içindir aslında, siz gelip işgal ediyorsunuzdur. Hakim ve Savcı hemen suçunuzu söyler, ama bir yandan da sürekli "sen" diye hitap eder. FB eski Başkanı Ali Şen de kendince karşısındakini küçümsemek, ezmek için sen der, hakim, savcı, hekim, hemşire hepsi sen diye üstüne basa basa söyler ki "sen" iyice küçül karşılarında.
Okullarda iki kapı olur genellikle, büyük kapıdan, protokol kapısından 50 öğretmen geçer, küçükten ise 1000 öğrenci. Bir öğretmen arkadaşa söylemiştim bu garabeti de "biz nereden geçelim öğrenciyle aynı kapıdan mı" demişti. O okul da öğretmenler içindir aslında, tıpkı adliyelerin hakim ve savcıların olduğu gibi. Öğrenci gidip öğretmenin, sanık da hakim ve savcının keyfini, rahatını kaçırır.
Bilmediklerinden, kabalıklarından değil, özel hastanede "sen" demezler, emekli olup avukatlık yapınca da bir daha sen diye konuşmayı bırakırlar.
Bu ruh, bu anlayış (istisnalar dışında) bu kurumlara, mekanlara, mesleklere sinmiştir. Hastaneye düşmek, mahkemeye düşmek denir o yüzden; düşmek ne güzel anlatır bu durumu.
Askere gitmekle, makbuz yatırmakla, hasta veya yakını olmakla, öğrenci veya velisi olmakla, davalıyı bırakın davacı olmakla bile suçlusunuzdur ve cezanızı mutlaka çektirirler. Mazluma karşı canavar, zalime karşı köpekleşmek üzere kurulmuş bir düzen..
Tayfun Er
Okullarda iki kapı olur genellikle, büyük kapıdan, protokol kapısından 50 öğretmen geçer, küçükten ise 1000 öğrenci. Bir öğretmen arkadaşa söylemiştim bu garabeti de "biz nereden geçelim öğrenciyle aynı kapıdan mı" demişti. O okul da öğretmenler içindir aslında, tıpkı adliyelerin hakim ve savcıların olduğu gibi. Öğrenci gidip öğretmenin, sanık da hakim ve savcının keyfini, rahatını kaçırır.
Bilmediklerinden, kabalıklarından değil, özel hastanede "sen" demezler, emekli olup avukatlık yapınca da bir daha sen diye konuşmayı bırakırlar.
Bu ruh, bu anlayış (istisnalar dışında) bu kurumlara, mekanlara, mesleklere sinmiştir. Hastaneye düşmek, mahkemeye düşmek denir o yüzden; düşmek ne güzel anlatır bu durumu.
Askere gitmekle, makbuz yatırmakla, hasta veya yakını olmakla, öğrenci veya velisi olmakla, davalıyı bırakın davacı olmakla bile suçlusunuzdur ve cezanızı mutlaka çektirirler. Mazluma karşı canavar, zalime karşı köpekleşmek üzere kurulmuş bir düzen..
Tayfun Er
Etiketler:
Tayfun Er,
zz Askerlik,
zz Devlet,
zz İtaat,
zz Otorite
Wittgenstein'i sevmek için 50 neden:
1) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.
2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi “Heil Hitler” yazmamış, Sartre’ın yaptığı gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmamıştı.
3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir.
4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger’in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
5) Çünkü onu Avrupa’nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: “İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı.”
7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlarını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı.
8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. “Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz.” Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: “Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!”
9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein’ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
10) Çünkü Tractatus logico-philosophicus’u yayımlayan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti…
11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa, insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. “Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim,” cevabını yapıştırmıştı ona.
14) Çünkü şöyle diyordu: “Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: “Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?” Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: “İkinci kez düşünecek olursam, hayır.”
15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
17) Çünkü Schopenhauer’a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı’yı başka türlü düşünemiyordu.
19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell’a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: “Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?” İşte, diyordu, felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk’a da öykünmeye olanak yok – ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
22) Çünkü Ingeborg Bachmann, doktora tezini onun üzerine hazırladı.
23) Çünkü Isabelle Huppert, Werner Schroeter’in Malina başlıklı filminde, Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
24) Çünkü Michael Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman’ın Wittgenstein filmi de onun özyaşamöyküsünden esinleniyor.
25) Çünkü Freud’u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. “Filozofların,” diye yazıyordu, “birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: ‘Ağırdan al!’ ”
27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimseye zarar vermediğini, söylüyordu.
28) Çünkü Vazgeçiş Okulu’nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldatmaktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks’la aynı ailedendi.
30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu –karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu– ve Gottfried Keller’in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: “Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma.”
31) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper’ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.
32) Çünkü o olmasaydı, Wittgenstein’ın Yeğeni’ni, Thomas Bernhard’ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.
33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith’in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.
34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: “O lânet olası şeyi rahat bırak!”; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.
36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.
37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!”
38) Çünkü şöyle diyordu: “Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!”
39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada “dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu” söylüyordu.
40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü; Wittgenstein da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odunları tutuşturdu.
41) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri anladığını sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.
42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde, gençlerle korkunç karmaşık aşk ilişkileri yaşayabiliyordu.
43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. “Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?” diyordu kendi kendine.
44) Çünkü başarısız bir keşişti – bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı … Monk’un adına yazgılı bir keşiş.
45) Çünkü Gilles Deleuze’ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.
46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy’u, Schopenhauer’ı ve Nietzsche’yi okuyordu.
47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.
48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi’ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore’dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.
49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı.
50) Çünkü Norveç’te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell’a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. “Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim,” diye anlatıyor Russell, “O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: ‘Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’ diyerek karşılık verdi.” Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.
Roland Jaccard
Fransızcadan çeviren: Aykut Derman (Bu yazı ilk kez Cogito 33. sayıda yayımlanmıştır.)
2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi “Heil Hitler” yazmamış, Sartre’ın yaptığı gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmamıştı.
3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir.
4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger’in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
5) Çünkü onu Avrupa’nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: “İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı.”
7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlarını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı.
8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. “Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz.” Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: “Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!”
9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein’ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
10) Çünkü Tractatus logico-philosophicus’u yayımlayan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti…
11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa, insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. “Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim,” cevabını yapıştırmıştı ona.
14) Çünkü şöyle diyordu: “Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: “Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?” Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: “İkinci kez düşünecek olursam, hayır.”
15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
17) Çünkü Schopenhauer’a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı’yı başka türlü düşünemiyordu.
19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell’a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: “Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?” İşte, diyordu, felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk’a da öykünmeye olanak yok – ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
22) Çünkü Ingeborg Bachmann, doktora tezini onun üzerine hazırladı.
23) Çünkü Isabelle Huppert, Werner Schroeter’in Malina başlıklı filminde, Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
24) Çünkü Michael Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman’ın Wittgenstein filmi de onun özyaşamöyküsünden esinleniyor.
25) Çünkü Freud’u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. “Filozofların,” diye yazıyordu, “birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: ‘Ağırdan al!’ ”
27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimseye zarar vermediğini, söylüyordu.
28) Çünkü Vazgeçiş Okulu’nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldatmaktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks’la aynı ailedendi.
30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu –karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu– ve Gottfried Keller’in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: “Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma.”
31) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper’ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.
32) Çünkü o olmasaydı, Wittgenstein’ın Yeğeni’ni, Thomas Bernhard’ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.
33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith’in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.
34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: “O lânet olası şeyi rahat bırak!”; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.
36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.
37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!”
38) Çünkü şöyle diyordu: “Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!”
39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada “dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu” söylüyordu.
40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü; Wittgenstein da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odunları tutuşturdu.
41) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri anladığını sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.
42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde, gençlerle korkunç karmaşık aşk ilişkileri yaşayabiliyordu.
43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. “Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?” diyordu kendi kendine.
44) Çünkü başarısız bir keşişti – bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı … Monk’un adına yazgılı bir keşiş.
45) Çünkü Gilles Deleuze’ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.
46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy’u, Schopenhauer’ı ve Nietzsche’yi okuyordu.
47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.
48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi’ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore’dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.
49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı.
50) Çünkü Norveç’te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell’a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. “Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim,” diye anlatıyor Russell, “O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: ‘Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’ diyerek karşılık verdi.” Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.
Roland Jaccard
Fransızcadan çeviren: Aykut Derman (Bu yazı ilk kez Cogito 33. sayıda yayımlanmıştır.)
Önceki devlet gücünün parçalanması ve yerine yeni ve gerçekten demokratik bir devlet gücünün konması Marx'ın Fransada İç Savaş’ın 3. bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Bilhassa Almanya’da devlete karşı hurafeci inanç, felsefe sahasından burjuvazinin ve hatta birçok işçinin genel bilincine aktarıldığı için burada devletin bazı yönlerinden bir kere daha kısaca söz etmek gerekti. (Hegel'ci)Felsefi anlamına’ göre devlet, tanrı “fikrinin” veya Krallığının dünya üzerinde “gerçekleşmesidir” ki felsefi terimlerle açıklanacak olursa bu ebedi gerçeğin ve adaletin gerçekleştiği dünyadır. Bunu devlete ve devletle ilgili herşeye karşı hurafeci bir saygı takip eder. İnsanlar çocukluktan beri toplumun tümüne ait mesele ve çıkarların gözetiminde geçmişte örneğini gördükleri yollardan başka yol olmadığını farzetmeye alışmışlardır. Bu yol devlet ve onun yetkili kişilerinde somutlaşmıştır.
F.Engels
F.Engels
Sınıf çatışmaları içinde gelişen eski toplumun devlete gereksinimi vardı; yani dış üretim koşullarını sürdürmesi için ve özellikle sömürülen sınıfı, mevcut üretim biçiminin (kölelik, toprak köleliği, ücretlilik) doğurduğu baskı koşulları içinde zor kullanarak tutabilmesi için bir sömürücü sınıf örgütüne, her durumda gereksinimi vardı. Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, gözle görünür bir kurum içindeki birleşimiydi; ama çağında, tüm toplumu temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde böyleydi. Nitekim antikçağda, köle sahibi yurttaşların devletiydi; ortaçağda feodal soyluların devletiydi ve çağımızda da burjuvazinin devletidir. Tüm toplumun gerçek temsilcisi olduğu anda devlet, kendi kendisini gereksiz kılar. Baskı altında tutulması gereken toplumsal sınıf kalmayınca; egemen sınıfın ve üretimdeki eski anarşinin yol açtığı kişisel yaşam kavgasıyla birlikte bunun sonucu olan çatışmalar ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, bir baskı gücünü, bir 'devlet'i gerekli kılan, baskı altına alınması gereken şeyler de ortadan kalkacaktır. Devletin, tüm toplumun temsilcisi olarak ortaya çıkmasına yol açan eylem -toplum adına üretim araçlarına el konması- onun, devlet olarak son eylemidir de. ... Böylece kişilerin yönetimi, şeylerin ve üretim işlemlerinin yönetimine yerini bırakır. Devlet, ortadan kalkmaz; ama kendiliğinden silinip gider.
Friedrich Engels
Friedrich Engels
Burjuvazinin kendine sunduğu koşulları kabullenmekten; ya da aç kalmak, soğuktan donma, orman hayvanlarıyla birlikte çıplak yatmaktan başka hiçbir seçim hakkı olmayan proletarya… Burjuvazinin önerilerini kabul etmektense açlıktan ölecek kadar aptalsa, yerine başka biri kolaylıkla bulunabilir; yeryüzünde yeterince proleter vardır ve hepside ölmeyi yaşamaya tercih edecek kadar deli değillerdir. Burada, işçiler arasında rekabeti görüyoruz. Eğer tüm proleterler burjuvazi için çalışmaktansa aç kalmaya kararlı olduklarını belirtirlerse, burjuvazi tekelinden vazgeçmek zorunda kalır. Ama durum böyle değildir… ve bunun için de burjuvazi yaşamını hala sürdürmektedir.
Friedrich Engels
Friedrich Engels
Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz dünyanın her tarafındaki insanların kendi devlet liderlerinin dikte ettiği şeylere itaat etmiş olması ve savaşa gitmesi, milyonlarca insan işte bu itaat nedeniyle öldürüldü. Bizim sorunumuz dünyanın her yerindeki insanların yoksulluk, açlık, aptallık, savaş ve zulüm karşısında itaatkâr olması. Bizim sorunumuz hapisaneler adli suçlularla dolup taşarken, büyük hırsızların ülkeyi yönetmesi ve insanların bütün bunlara itaat etmesi. İşte bizim sorunumuz bu.
Howard Zinn
Howard Zinn
Kapitalist sistem, emekçilerin, emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerinde her türlü mülkiyet hakkından tamamen ayrılmış ve kopmuş olmalarını öngörür. Kapitalist üretim, ayakları üzerinde doğrulur doğrulmaz, yalnız bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, bu ayrılığı zamanla artan oranlarda yeniden-üretir de. Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçlarının sahipliğini alan süreçten başkası olamaz; bu süreç, bir yandan toplumsal geçim araçlarını sermayeye dönüştürür, öte yandan, doğrudan üreticileri ücretli emekçilere dönüştürür. İlkel birikim denilen şey, bu nedenle, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir.
Marx
Marx
Devletlerin hafızasını kendi hafızamız olarak kabullenmemeliyiz. Uluslar ortak çıkarlara sahip topluluklar değildir ve hiçbir zaman da olmadılar. Bir ailenin tarihi olarak sunulan herhangi bir ülkenin tarihi; fatihler ve fethedilenler, efendiler ve köleler, kapitalistler ve işçiler, egemen ırk ve egemen cins ile ezilenler arasında -bazen su yüzüne çıkan ama çoğunlukla bastırılan- şiddetli çıkar çatışmalarını gizler. Ve böylesi bir çatışma dünyasında, bir kurbanlar ve cellatlar dünyasında, düşünen insanların görevi cellatlar tarafında yer almamaktır. Dolayısıyla tarih içindeki seçimimden veya vurgularımdan kaynaklanan bu kaçınılmaz yer alışımda, ben Amerika’nın keşfini Arawakların-(İspanyolların Kuzey Amerika’ya geldiklerinde karşılaştıkları ilk yerli kabilelerden)- bakış açısıyla anlatmayı tercih ediyorum; anayasayı kölelerin bakış açısıyla, Andrew Jackson’u Cherokeelerin (en zengin topraklara sahip olan ve yerlileri temizleme operasyonunda nüfusunun üçte birini kaybeden Amerikan yerli kabilesi) açısından, Amerikan İç Savaşı’nı New York Iris’a göründüğü gibi, Meksika Savaşı’nı Scott’un ordusundan firar eden askerlere, sanayinin yükselişini Lowell tekstil atölyelerindeki genç kadınlara, İspanyol-Amerikan Savaşı’nı Kübalılara, Filipinler’in fethini Luzon’daki siyah askerlere, Yaldızlı Çağı güneyli çiftçilere, Birinci Dünya Savaşı’nı sosyalistlere, İkinci Dünya Savaşı’nı pasifistlere, New Deal politikalarını Harlem’deki siyahilere, savaş sonrası Amerikan imparatorluğunu Latin Amerika’daki gündelikçilere göründüğü gibi anlatmayı tercih ediyorum...
Howard Zinn
Howard Zinn
İki tür toplum vardır: İçinde çoğunluğun gereksinimlerini karşıladığı, can çekişen ve temel gereksinimlerden yoksun azınlığın, çoğunluğun bir parkı güzelleştirmenin daha önemli olduğunu düşünmesi nedeniyle kendi haline bırakıldığı halklar; ve sefaletin çoğunluğun yaşamına egemen olduğu diğer ülkeler.
Abbe Pierre
Abbe Pierre
14 Nisan 2013 Pazar
Biraz daha derine inmen gerekiyor. Gözlerini kapatmalısın. İçini izlemelisin. Sessizce durman lazım. İçinde tam bir sessizliğe ulaşamazsan asla kim olduğunu anlayamazsın. Bunu ben sana söyleyemem. Söylemenin bir yolu yok. Herkesin kendiliğinden keşfetmesi gerekiyor.
Ama varsın – bu kadarı kesin. Tek sorun içinin derinliğindeki merkeze ulaşmak ve kendini keşfetmek. İşte benim yıllardır öğrettiğim de budur. Benim meditasyon dediğim kendini bulmaya yarayan bir araçtan başka bir şey değildir.
Bana sorma. Kimseye sorma. Cevap içinde bir yerde saklı ve onu keşfetmek için içinin derinliklerine inmen gerekecek. Üstelik o kadar yakın ki – yüz seksen derece dönüversen karşına çıkacak.
Ve sen bir isimden, bir yüzden, bir bedenden ibaret olmadığını görüp şaşıracaksın, hatta sadece bir beyin de değilsin.
Sen tüm varoluşun, onun güzelliğinin, ihtişamının, mutluluğunun, muhteşem coşkusunun bir parçasısın.
Bilincin anlamı kendini tanımaktan başka bir şey değil.
OSHO
Ama varsın – bu kadarı kesin. Tek sorun içinin derinliğindeki merkeze ulaşmak ve kendini keşfetmek. İşte benim yıllardır öğrettiğim de budur. Benim meditasyon dediğim kendini bulmaya yarayan bir araçtan başka bir şey değildir.
Bana sorma. Kimseye sorma. Cevap içinde bir yerde saklı ve onu keşfetmek için içinin derinliklerine inmen gerekecek. Üstelik o kadar yakın ki – yüz seksen derece dönüversen karşına çıkacak.
Ve sen bir isimden, bir yüzden, bir bedenden ibaret olmadığını görüp şaşıracaksın, hatta sadece bir beyin de değilsin.
Sen tüm varoluşun, onun güzelliğinin, ihtişamının, mutluluğunun, muhteşem coşkusunun bir parçasısın.
Bilincin anlamı kendini tanımaktan başka bir şey değil.
OSHO
Kısaca özetlersek: Boş bir silindir şapkadan bir tavşan çıkar. Tavşan çok büyük olduğu için bu sihirbazlık numarası milyarlarca yıl alır. Tavşanın ince tüylerinin en tepesinde çocuklar dünyaya gelir. Bu yüzden çocuklar bu müthiş sihirbazlığın nasıl yapıldığına şaşabilecek bir konuma sahiptirler. Ancak büyüdükçe tavşan kürkünün diplerine doğru sokulurlar. Ve orada kalırlar. Burası öyle rahattır ki bir daha asla kürkün ince kıllarına tırmanmaya cesaret edemezler. Yalnızca filozoflar dilin ve varoluşun en uç sınırlarına giden bu tehlikeli yola çıkmaya cesaret ederler. Bazıları diğerlerine yetişmeyip geri kalsa da, bir çoğu tavşanın ince tüylerine sıkıca tutunup, aşağıda tavşanın yumuşak derisine yayılmış yiyip içerek yan gelip yatanlara seslenirler :
''Baylar bayanlar.'' derler. ''Boş bir evrende dönüp duruyoruz.''
Ama kürkün dibindekiler filozoflarn dedikleriyle ilgilenmezler.
''Aman. Ne gürültü edip duruyorlar bunlar böyle ? '' derler. Sonra da konuşmalarına devam ederler. ''Yağı uzatır mısın lütfen ? Hisse senetleri ne kadar yükselmiş bugün ? Domatesin kilosu kaça ? Lady Di'nin bir çocuğu daha olacakmış,duydunuz mu ? ''
Jostein Gaarder, Sophie'nin Dünyası
''Baylar bayanlar.'' derler. ''Boş bir evrende dönüp duruyoruz.''
Ama kürkün dibindekiler filozoflarn dedikleriyle ilgilenmezler.
''Aman. Ne gürültü edip duruyorlar bunlar böyle ? '' derler. Sonra da konuşmalarına devam ederler. ''Yağı uzatır mısın lütfen ? Hisse senetleri ne kadar yükselmiş bugün ? Domatesin kilosu kaça ? Lady Di'nin bir çocuğu daha olacakmış,duydunuz mu ? ''
Jostein Gaarder, Sophie'nin Dünyası
Eğer hiç sevginiz yoksa, ne yaparsanız yapın, dünyadaki bütün tanrıların peşinden gidin, bütün toplumsal etkinliklere katılın, yoksulu kalkındırmaya çalışın, siyasete atılın, kitaplar yazın, şiirler yazın, ölü bir insansınız demektir. Sevgi yoksa sorunlarınız katlanarak çoğalır. Sevgi varsa dilediğinizi yapın, hiçbir tehlike, hiçbir çatışma yoktur. Dolayısıyla sevgi erdemin özüdür.
Jiddu Krishnamurti
Jiddu Krishnamurti
Mutlu insanlar tanıdım, bunlar sadece ne iseler o oldukları için mutluydular.
Johann Wolfgang von Goethe
Johann Wolfgang von Goethe
Etiketler:
Goethe,
zz Kendini Bilmek,
zz Mutluluk,
zz Yaşam
İnsanları birbirine kopmaz bağlarla sıkıca bağlayan, anlaşmalardan çok iyi niyet, sözlerden çok içtenlikli bir sevgidir.
Thomas More, Utopia
Thomas More, Utopia
Etiketler:
Thomas More,
zz İletişim,
zz İlişki,
zz Sevgi ve Aşk
Sizden ayrılmanın kaçınılmaz olduğunu görebiliyorum ama ölümün kaçınılmaz olduğunu düşünmek gibi bir şey bu.
Charlotte Bronte, Jane Eyre
Charlotte Bronte, Jane Eyre
Etiketler:
Charlotte Bronte,
zz Ayrılık,
zz Sevgi ve Aşk
Kendisiyle uyum içinde yaşayan, evrenle uyum içinde yaşar.
Marcus Aurelius, Düşünceler
Marcus Aurelius, Düşünceler
Etiketler:
Marcus Aurelius,
zz Kendini Bilmek,
zz Mutluluk,
zz Yaşam
Kutlamak için doğan birinin sadece ıstırap çekmek için yaşaması çok tuhaf. Ağaçlar bile daha talihli, vahşi hayvanlar daha mutlu, gökteki kuşlar daha vecd içinde. Sadece insan ağır zincirlerini sürüklüyor ve her gün yükü daha da ağırlaşıyor.
Osho
Osho
Etiketler:
Osho,
zz Acı,
zz Hayatın Anlamı,
zz Mutluluk,
zz Yaşam
İyi biten her şey iyidir.
çoğu kez kendimizdedir derdimizin devası
oysa göklerde ararız hep yerde bulacaklarımızı
herkesi sev, azına güven, haksızlık etme hiç kimseye
kaba güçle değil zekanla çık düşmanın karşısına
kendininmiş gibi savun dostunun hayatını
gevezeliğin için değil, suskunluğun için kızsınlar sana
Bakirelik doğa yasalarına aykırıdır. Bekaret, tıpkı peynirde olduğu gibi, bakteri üretir, kendini son zerresine kadar tüketir ve böylece kendi kendini doyurarak ölür gider. Ayrıca, bekaret, tedirgindir, kibirlidir, aylaktır ve yalnızca kendini sever. Biriktirme onu; çünkü bir şey eline geçmediği gibi, sen kaybedersin. Ne kadar uzun saklanırsa değeri de o kadar düşer. Bekaret, yaşlı bir saraylıya benzer: Şapkasının modası geçmiştir, takıp takıştırırsa da rüküştür; bugün artık takılmayan bir broş, kullanılmayan bir baston gibi.
çoğu kez kendimizdedir derdimizin devası
oysa göklerde ararız hep yerde bulacaklarımızı
herkesi sev, azına güven, haksızlık etme hiç kimseye
kaba güçle değil zekanla çık düşmanın karşısına
kendininmiş gibi savun dostunun hayatını
gevezeliğin için değil, suskunluğun için kızsınlar sana
Bakirelik doğa yasalarına aykırıdır. Bekaret, tıpkı peynirde olduğu gibi, bakteri üretir, kendini son zerresine kadar tüketir ve böylece kendi kendini doyurarak ölür gider. Ayrıca, bekaret, tedirgindir, kibirlidir, aylaktır ve yalnızca kendini sever. Biriktirme onu; çünkü bir şey eline geçmediği gibi, sen kaybedersin. Ne kadar uzun saklanırsa değeri de o kadar düşer. Bekaret, yaşlı bir saraylıya benzer: Şapkasının modası geçmiştir, takıp takıştırırsa da rüküştür; bugün artık takılmayan bir broş, kullanılmayan bir baston gibi.
kanlarımız renk, yoğunluk ve ısı açısından
birbirinin aynıdır; bunlar karıştırılınca ne soy kalır ne unvan
en umulmadık bir yerden erdem yeşerirse
onu yapan çıktığı yeri de yükseltir
erdem yoksa eğer unvanlarla şişindiğimiz yerde
sabun köpüğüdür onur dediğimiz şey de
iyi olan için unvana gerek yoktur
nitelik unvanla gelmez; ama kötülük gelebilir
unvanı olanların çelişkili küçümseyişi
soylu bir kandan geldiğini savunup soylu davranmamaktır
soyluluk, atalarımızdan geçmez bize; davranışlarımızdadır
soyluluk, hemen her mezar taşına yazılan
bizleri tutsak eden, akıl çelen bir sözcüktür sadece
aldatıcı, ölü bir ganimettir
soyluluk, toz toprağa karışmış, unutulmuş soylu kemiklerin
çoğu kez suskun mezarıdır
Ölçülü bir matem ölülerin hakkıdır; ama aşırı keder yaşayanların düşmanıdır.
biri iyiyse, dokuzu serseridir
iyiyse biri, hergeledir dokuzu
öyleyse, iyi olan on kişide birdir
İffet bağnaz görünmez, zarar da vermez; iffet denen şey, kurallara uymak için giydiği ak kaftanının altında, isyankardır ve kara kürklü cüppesini saklar.
aşk, gençlik gülümüzün dikenidir
içgüdülerimiz buna, bu, içgüdülerimize can verir
aşk, insan oluşumuzun anlamı, kanıtıdır
aşkın güçlü istekleri, gençlikte bulur izlerini
Yiğitçe alınmış bir yara, soylu bir yara, onurun ve soyluluğun nişanıdır.
büyük işleri kotarıp ortaya çıkaranlar
çoğu kez bunu en zayıf temsilcileriyle yaparlar
uzağı bebekler görürmüş
büyükler tanımazken mucizeyi
denizler kuruyup çöle dönmüş
çoğu kez çıkmaz beklentiler
sık sık unutulur verilen sözler
ve çoğu kez de başarı en umulmadık, en beklenmedik anda gelir
bununla birlikte, çok sık görülmüştür
donuk bir aklın süslü budalalığa hizmet ettiği
yüzsüzlükle suçlanmak orospunun cüretindendir
herkesin bildiği bir utançtır tiksindirici ezgilerde
bir aslanla çiftleşmek isteyen dişi geyik
sevgisi uğruna ölmek zorundadır
karanlık bir yuva ve sevilmeyen bir eş yanında
savaş hiç de zor bir iş değil
aşk gecesine olan doğal gereksinim ve bunun gecikmesi
hazları, tatlı şeyleri serpiştirip yayar
çünkü insan ilerde gelecek mutlulukla, hazlarla
dolup taşmak için
olgunlaşan zaman içinde bu hazları damıtarak tadar
maskaralık artar, ahmaklık geliştikçe
mutlak bir yer vardır her yaşayan için
şu erkekler çok garip
havaice kapılıp şehvetin aldatıcılığına
kara geceyi daha da karartabiliyorlar
kendileri için tatlı olacak bir şeyi
nasıl da nefret ettikleri bir şey yapabiliyorlar
şehvet ancak onun yerini alan
nefretle oynuyor demek ki
kaybedileni övmek anıları zenginleştirir
ama çok geç gelen sevgi
yavaş yavaş taşınan pişmanlık gibi
sevilen için çok acı bir şeydir
"giden iyidir" diye ağlamayı gerektirir
önemsiz bir fiyat biçeriz sahip olduğumuz ciddi şeylere
onları tamamen kaybetmeden anlayamayız değerlerini
gönül kırmak daha çok kendimize haksızlıktır
önce sevdiklerimizi yok eder, sonra da ağlatır bizi
küllerinin ardından
sonra sevgimizin aklı başına gelir geç de olsa
feryat eder görünce neler olduğunu
utanç verici nefret, aşkımız uyurken bastırır bizi
sevdiğimizi yok ederek doyurur kendisini
Yaşamımızın dokusu karmakarışık bir masal, iyiyle kötü yan yana; eğer yanlışlarımız onları kırbaçlamasaydı erdemlerimiz gurur duyardı ve eğer erdemlerimiz onları bağrına basmasaydı suçlarımız umutsuzluğa kapılırdı.
ters bir zamanda gelmiş olabiliriz
uygun düşmeyebilir fırsatlar
yeter ki sonu iyi bitsin
birbirinin aynıdır; bunlar karıştırılınca ne soy kalır ne unvan
en umulmadık bir yerden erdem yeşerirse
onu yapan çıktığı yeri de yükseltir
erdem yoksa eğer unvanlarla şişindiğimiz yerde
sabun köpüğüdür onur dediğimiz şey de
iyi olan için unvana gerek yoktur
nitelik unvanla gelmez; ama kötülük gelebilir
unvanı olanların çelişkili küçümseyişi
soylu bir kandan geldiğini savunup soylu davranmamaktır
soyluluk, atalarımızdan geçmez bize; davranışlarımızdadır
soyluluk, hemen her mezar taşına yazılan
bizleri tutsak eden, akıl çelen bir sözcüktür sadece
aldatıcı, ölü bir ganimettir
soyluluk, toz toprağa karışmış, unutulmuş soylu kemiklerin
çoğu kez suskun mezarıdır
Ölçülü bir matem ölülerin hakkıdır; ama aşırı keder yaşayanların düşmanıdır.
biri iyiyse, dokuzu serseridir
iyiyse biri, hergeledir dokuzu
öyleyse, iyi olan on kişide birdir
İffet bağnaz görünmez, zarar da vermez; iffet denen şey, kurallara uymak için giydiği ak kaftanının altında, isyankardır ve kara kürklü cüppesini saklar.
aşk, gençlik gülümüzün dikenidir
içgüdülerimiz buna, bu, içgüdülerimize can verir
aşk, insan oluşumuzun anlamı, kanıtıdır
aşkın güçlü istekleri, gençlikte bulur izlerini
Yiğitçe alınmış bir yara, soylu bir yara, onurun ve soyluluğun nişanıdır.
büyük işleri kotarıp ortaya çıkaranlar
çoğu kez bunu en zayıf temsilcileriyle yaparlar
uzağı bebekler görürmüş
büyükler tanımazken mucizeyi
denizler kuruyup çöle dönmüş
çoğu kez çıkmaz beklentiler
sık sık unutulur verilen sözler
ve çoğu kez de başarı en umulmadık, en beklenmedik anda gelir
bununla birlikte, çok sık görülmüştür
donuk bir aklın süslü budalalığa hizmet ettiği
yüzsüzlükle suçlanmak orospunun cüretindendir
herkesin bildiği bir utançtır tiksindirici ezgilerde
bir aslanla çiftleşmek isteyen dişi geyik
sevgisi uğruna ölmek zorundadır
karanlık bir yuva ve sevilmeyen bir eş yanında
savaş hiç de zor bir iş değil
aşk gecesine olan doğal gereksinim ve bunun gecikmesi
hazları, tatlı şeyleri serpiştirip yayar
çünkü insan ilerde gelecek mutlulukla, hazlarla
dolup taşmak için
olgunlaşan zaman içinde bu hazları damıtarak tadar
maskaralık artar, ahmaklık geliştikçe
mutlak bir yer vardır her yaşayan için
şu erkekler çok garip
havaice kapılıp şehvetin aldatıcılığına
kara geceyi daha da karartabiliyorlar
kendileri için tatlı olacak bir şeyi
nasıl da nefret ettikleri bir şey yapabiliyorlar
şehvet ancak onun yerini alan
nefretle oynuyor demek ki
kaybedileni övmek anıları zenginleştirir
ama çok geç gelen sevgi
yavaş yavaş taşınan pişmanlık gibi
sevilen için çok acı bir şeydir
"giden iyidir" diye ağlamayı gerektirir
önemsiz bir fiyat biçeriz sahip olduğumuz ciddi şeylere
onları tamamen kaybetmeden anlayamayız değerlerini
gönül kırmak daha çok kendimize haksızlıktır
önce sevdiklerimizi yok eder, sonra da ağlatır bizi
küllerinin ardından
sonra sevgimizin aklı başına gelir geç de olsa
feryat eder görünce neler olduğunu
utanç verici nefret, aşkımız uyurken bastırır bizi
sevdiğimizi yok ederek doyurur kendisini
Yaşamımızın dokusu karmakarışık bir masal, iyiyle kötü yan yana; eğer yanlışlarımız onları kırbaçlamasaydı erdemlerimiz gurur duyardı ve eğer erdemlerimiz onları bağrına basmasaydı suçlarımız umutsuzluğa kapılırdı.
ters bir zamanda gelmiş olabiliriz
uygun düşmeyebilir fırsatlar
yeter ki sonu iyi bitsin
Too often we underestimate the power of a tocuh, a smile, a kind word, a listening ear, an honest compliment or the smallest act of caring, all of which have the potential to turn a life around.
Leo Buscaglia
Etiketler:
Leo Buscaglia,
zz İletişim,
zz Sevgi ve Aşk,
zz Yaşam
12 Nisan 2013 Cuma
Çocuğunuzla İletişim
1- Bana su getirtmeyin, bana da su getirmeyin. Aramızda hizmetçi yok, herkes kendi işini yapsın. Evde küçük yaşta iş gücü kullanmaya ve sevgi istismarına son.
2- Hata yapmama izin verin ki, gerçekten hataysa sonuçlarını görüp ders alayım. Hata değilse siz ders alın.
3- Her istediğimi bana almayın. Size karşılıksız kimse bir şey vermiyor. Her şeyin bir çalışma karşı elde edileceğini öğrenmeme izin verin. Sonuçlar, çalışmanın ürünüdür.
4- Benim özgürlüğüm sizin özgürlüğünüzdür. Bir yere gitmek istediğimde beni bırakın. Bana kaçta döneceğimi değil, ilkeler söyleyin. İyi insanlarla birlikte ol ve kendini koru gibi bir söz benim için saat kaçta döneceğimden daha anlamlı ve yararlı. Yoksa ben yapacağımı gündüz gözü de yaparım.
5- Okulun amacı öğrenmektir. Derslerden kaç aldığım değil, bir şey öğrenip öğrenmediğime bakın. Beni yarın yaşamda ayakta tutacak olan aldığım notlar değil, öğrendiklerim olacaktır.
6- Benimle ilgili fikirleriniz elbette var. Ama arada benim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi sorun ve gerçekten dinleyin. Aramızdaki sorunların çoğu iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Konuşmak kadar dinlemeyi de öğrenelim.
7- Ben dürüst olmak istiyorum, beni yalan söylemek zorunda bırakmayın. Size yalan söylemeye başlarsam, bazen bilmeniz gerekenleri de öğrenemeyeceksiniz.
8- Söylediklerinize karşı çıktığımda size değil, söylediklerinize karşı çıkıyorum. Sizde bana değil, söylediklerime karşı çıkın. Kelimeler incinmez, ama bizler inciniriz. Yani, “sen aptalsın” değil, “bu söylediğin fikir güzel değil,” diyelim birbirimize.
9- Toplum içinde gurur duyacağınız bir birey olmam, sizin bana bir birey gibi davranmanıza bağlı.
10- Sizden beklediğim şey tek başına sevgi değil, aynı zamanda saygı. Küçüklerime sevgi, büyüklerime saygı hikayesi, geçen yüzyılda kaldı. Benden saygı istiyorsanız, ben de sizden saygı istiyorum.
(Anonim)
2- Hata yapmama izin verin ki, gerçekten hataysa sonuçlarını görüp ders alayım. Hata değilse siz ders alın.
3- Her istediğimi bana almayın. Size karşılıksız kimse bir şey vermiyor. Her şeyin bir çalışma karşı elde edileceğini öğrenmeme izin verin. Sonuçlar, çalışmanın ürünüdür.
4- Benim özgürlüğüm sizin özgürlüğünüzdür. Bir yere gitmek istediğimde beni bırakın. Bana kaçta döneceğimi değil, ilkeler söyleyin. İyi insanlarla birlikte ol ve kendini koru gibi bir söz benim için saat kaçta döneceğimden daha anlamlı ve yararlı. Yoksa ben yapacağımı gündüz gözü de yaparım.
5- Okulun amacı öğrenmektir. Derslerden kaç aldığım değil, bir şey öğrenip öğrenmediğime bakın. Beni yarın yaşamda ayakta tutacak olan aldığım notlar değil, öğrendiklerim olacaktır.
6- Benimle ilgili fikirleriniz elbette var. Ama arada benim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi sorun ve gerçekten dinleyin. Aramızdaki sorunların çoğu iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Konuşmak kadar dinlemeyi de öğrenelim.
7- Ben dürüst olmak istiyorum, beni yalan söylemek zorunda bırakmayın. Size yalan söylemeye başlarsam, bazen bilmeniz gerekenleri de öğrenemeyeceksiniz.
8- Söylediklerinize karşı çıktığımda size değil, söylediklerinize karşı çıkıyorum. Sizde bana değil, söylediklerime karşı çıkın. Kelimeler incinmez, ama bizler inciniriz. Yani, “sen aptalsın” değil, “bu söylediğin fikir güzel değil,” diyelim birbirimize.
9- Toplum içinde gurur duyacağınız bir birey olmam, sizin bana bir birey gibi davranmanıza bağlı.
10- Sizden beklediğim şey tek başına sevgi değil, aynı zamanda saygı. Küçüklerime sevgi, büyüklerime saygı hikayesi, geçen yüzyılda kaldı. Benden saygı istiyorsanız, ben de sizden saygı istiyorum.
(Anonim)
Etiketler:
zz İletişim,
zz Psikoloji,
zz Saygı,
zz Sevgi ve Aşk
Dünyanın insandan başka anlamı yoktur. Hayatımızı kurtarmak istiyorsak, insanı kurtarmamız gerekir.
Albert Camus
Albert Camus
Etiketler:
Albert Camus,
zz Hayatın Anlamı,
zz İnsan,
zz Yaşam
11 Nisan 2013 Perşembe
Konfüçyus'un ilerleyen yaşlarında evine ziyaretçi bir genç gelir,
Genç, duvarın yerden tavana kadar kitaplık ve bu kitaplığın da tamamen dolu olduğunu görür. Dayanamayıp, "bunca kitabı gerçekten okudunuz mu?" diye sorar.
Konfüçyus; "evet" yanıtını verir.
Genç tekrar sorar; "bu kadar çok kitaptan kim bilir neler öğrendiniz?"
Konfüçyus tekrar cevap verir; "Evet, ne kadar cahil olduğumu öğrendim."
Genç, duvarın yerden tavana kadar kitaplık ve bu kitaplığın da tamamen dolu olduğunu görür. Dayanamayıp, "bunca kitabı gerçekten okudunuz mu?" diye sorar.
Konfüçyus; "evet" yanıtını verir.
Genç tekrar sorar; "bu kadar çok kitaptan kim bilir neler öğrendiniz?"
Konfüçyus tekrar cevap verir; "Evet, ne kadar cahil olduğumu öğrendim."
10 Nisan 2013 Çarşamba
9 Nisan 2013 Salı
Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Etiketler:
Sabahattin Ali,
zz Sevgi ve Aşk,
zz Şüphe,
zz Yalnızlık,
zz Yaşam
Dünyada yerine gelmeyen en büyük dileklerden biri, karşındakini değiştirmektir. Bunu bugüne kadar hiç kimse başaramamıştır. Bu imkansızdır, çünkü diğeri de kendi doğrularıyla yaşar onu değiştiremezsin. Sorumluluğu karşındakinin üstüne atmaya devam
ediyorsun, ama onu değiştiremezsin. Sorumluluğu başkalarına attığın için de asla asıl sorumluluğun sende olduğunu göremeyeceksin. Temel değişiklik senin içinde başlamalıdır.
Osho
Etiketler:
Osho,
zz Değişim,
zz Devrim,
zz Kendini Bilmek,
zz Yaşam
8 Nisan 2013 Pazartesi
Nasıl ki küçük bir akarsu herhangi bir engelle karşılaşmadığı sürece bir birikinti yapmazsa, insan tabiatı, keza hayvan tabiatı da, öyle bir yapıya sahiptir ki irademizle uyum içinde cereyan eden hiçbir şey dikkatimizi çekmez ve algımızın konusunu teşkil etmez. Eğer ona dikkat kesilecek olsaydık o zaman kaçınılmaz olarak, onun irademizle uyum içinde olmadığını, bir engelle karşılaşmış olması ihtimali altta yatan neden olarak saptanırdı. Buna karşılık irademizi engelleyen, onun önüne çıkan, yolunu kesen her şey, dolayısıyla nahoş ve acı verici ne varsa bizim tarafımızdan derhal, doğrudan doğruya ve gayet açık olarak hissedilir. Nasıl ki bütün bedenimizin sağlığını değil, fakat sadece ayakkabının vurduğu küçük noktayı hissedersek, tıpkı bunun gibi mükemmelen yolunda giden bütün işlerimizi değil, fakat sadece bizi üzüp rahatsız eden önemsiz, anlamsız, küçük bir işi düşünürüz.''
Schopenhauer, Hayatın Anlamı
Schopenhauer, Hayatın Anlamı
Etiketler:
Schopenhauer,
zz Düşünme ve Zihin,
zz Farkındalık
7 Nisan 2013 Pazar
Aslında başkalarının görüşlerine verdiğimiz değer ve bu görüş hakkındaki sürekli endişemiz, neredeyse her mantıklı amacı aşar; öyle ki, bir tür genel yaygınlığı olan ya da daha çok doğuştan gelen bir düşkünlük olarak görülebilir. Yapıp ettiğimiz her şeyde, neredeyse her şeyden önce başkalarının görüşü gözetilir ve daha yakından baktığımızda, yaşadığımız tüm kaygıların ve korkuların bu görüş hakkındaki endişemizden kaynaklandığını görürüz. Çünkü, bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır. Lüks, bu endişe ve düşkünlük olmadan, olduğu şeyin onda biri bile olamazdı. Her türlü gurur, türü ve etki alanı ne denli değişik olursa olsun, her onur duygusu ve onur düşkünlüğü buna dayanır.
Arthur Schopenhauer, Vanitas
Arthur Schopenhauer, Vanitas
Etiketler:
Schopenhauer,
zz Başkaları,
zz Düşünme ve Zihin,
zz Endişe,
zz Gurur,
zz Kendini Bilmek,
zz Şüphe
Hayatın yüzde sekseni göz merkezli. Böyle olmaması gerekiyor, Denge yeniden kurulmalı.
Dokunmalısın, çünkü dokunuşta gözlerin veremeyeceği bir şey var.
Osho
Dokunmalısın, çünkü dokunuşta gözlerin veremeyeceği bir şey var.
Osho
Etiketler:
Osho,
zz İletişim,
zz Kendini Bilmek,
zz Sevgi ve Aşk
6 Nisan 2013 Cumartesi
Özgür ol ey insanoğlu… Kendini insan eliyle yaratılmış, putlaştırılmış tanrılardan izole et kurtar. Askerde, kahvede, sokakta, küçük ve muhafazakar şehirlerde gördüğün yapmacık fenomenlerden sakın, cahille sohbeti kes; aniden parıldayan faşist kafalardan, militarizmin her türlüsünden uzak dur. Gerekirse sürrealist ol, Salvador Dali gibi hayalperest bir çılgın ol, aşkın da suçun da cezan da "Dante"ninki gibi olsun, Tanrı'ya yöneleceksen "İbn Arabi" gibi yönel, kendi içindeki Tanrı'ya dön. Hümanist ol, barışçıl ol, ahlaklı ol, milliyetler üstü bir dünya vatandaşı ol, dinler üstü ol; ve bunu yaparken sana dayatılan paradigmaları fazla sallama özünün varlığın sayesinde mana bulduğunu anla, bir şeyler üretmek için, yardımseverlik için çabala, kendine gel.
Jean-Paul Sartre
Jean-Paul Sartre
5 Nisan 2013 Cuma
Being entirely honest with oneself is a good exercise.
Sigmund Freud
Sigmund Freud
Etiketler:
Sigmund Freud,
zz Kendini Bilmek,
zz Psikoloji
4 Nisan 2013 Perşembe
Unutma, dünyanın problemi sensin. Problem sensin ve sen çözülmedikçe yaptığın her şey olayları daha da karmaşıklaştıracaktır. Önce kendi evini düzene sok, orada bir kozmos yarat; o bir kaostur.
Antik bir Hint masalı vardır, çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.
Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmişti. Ancak sarayın maskarası bu fikre kahkahalarla güldü; o bilge bir adamdı. Dedi ki: “Kralın fikri en basitinden komik.”
Kral çok kızmıştı ve maskaraya dedi ki: “Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin.”
Maskara, “Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın” dedi. Ve ayakkabılar bu şekilde doğdu.
Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar. Bilgeliğin başlangıcı budur.
Osho
Antik bir Hint masalı vardır, çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.
Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmişti. Ancak sarayın maskarası bu fikre kahkahalarla güldü; o bilge bir adamdı. Dedi ki: “Kralın fikri en basitinden komik.”
Kral çok kızmıştı ve maskaraya dedi ki: “Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin.”
Maskara, “Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın” dedi. Ve ayakkabılar bu şekilde doğdu.
Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar. Bilgeliğin başlangıcı budur.
Osho
Etiketler:
Osho,
zz Bilgelik,
zz Duyarlılık,
zz Düşünme ve Zihin,
zz İletişim,
zz Şüphe,
zz Totalitarizm
3 Nisan 2013 Çarşamba
Her insan kusurunu, hatasını ve suçunu hoşgörüyle karşılamalı, karşımızda kendi kusurlarımız, hatalarımız ve suçlarımız olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Çünkü bunlar yalnızca bizim de bir parçası olduğumuz insanlığın hatalarıdır ve bundan dolayı hepimizin içinde aynı kusurlar vardır. Sırf o sırada bizde görünmüyorlar diye bu suçlar yüzünden başkasına kızmamalıyız.
Schopenhauer
Schopenhauer
Hiç kimse kendinden fazlasını göremez. Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde anlayabilir. Bu zeka düşük türden ise, tüm zihinsel yetenekler, en büyükleri bile, onun üzerinde etkide bulunamayacaklar ve o da bu yeteneklerin sahibini algılayamayacak, sadece onun bireyselliğindeki en düşük olanları, kendisiyle ortak olan zayıflıkları, mizaç ve karakter eksikliklerini algılayacaktır.
Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı
Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı
Etiketler:
Schopenhauer,
zz Anlamak,
zz Düşünme ve Zihin,
zz Kendini Bilmek,
zz Şüphe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)